Yazı

Kainatta makrodan mikroya her şey de bir düzen ve hikmet vardır. Canlı cansız her şey yaratılış programlarına ve amaçlarına uygun seyir eder. Nasıl ki bir balık gökte uçmaya kalkmaz, bir taş parçası yollara düşüp diyar diyar gezmez, bir insan kendini toprağa ekip, sulayıp köklenmez. Öyledir işte. Hangi kanunlarla bir fıtrat üzere yaratılmış ise öyle gerçeklenir. Her şey istese de istemese de kanuna boyun eğer. Lakin yaratılmışların arasından yalnız insan, bu kanunları anlamaya ve anladıkça kendini geliştirmeye muktedirdir. Çünkü insan denen mahlukun irade etme kabiliyeti vardır. İnsan iradesi içi boş  topraktan çamur bir beden değil ya. Su ile ıslatılmış, ateş ile pişmiş, hava ile çalıştırılmıştır. Toprak, su, ateş ve havayı kendi başlarına bilinçli sayabilir miyiz ki? Değiller elbet. Bilinçsiz mahluk neyi irade etsin kendi hayrına. Peki bilinç nedir o zaman? Bilinçte yaratılmış her şey gibi çift kutupludur öncelikle. Onu oluşturan malzemeleri nasıl kullanırsan o kutbuna doğru gidersin. Yani faydalıya da faydasıza da götürür insanı. Peki insanı diğerlerinden üstün kılan ve irade etmeyi sağlayan bilincin yapısında neler vardır derseniz, deyiverelim. Oda iki yönlüdür. Külli irade ile Allah’tan kula ve cüzzi irade ile kuldan Allah’a. Allah’tan kula rahmet, mağfiret ve esmalarının tecellisi iledir. Külli iradeye içre ve mahkum cüzzi irade ise kuldan Allah’a dua iledir. Dua bilinçli yapılırsa dua olur. Fıtrat ve Allah yasaları bilinci oluşturur. Peki bunların içinde? Nefis, ruh, beden girift ve etkileşimli bir hayat sürerler dünya mecrasında. Etkileşim noktaları, akıl, vicdan, bedensel farkındalık, iç güdüler, duygular, sözlerdir. Bunların müspet sonuçları şahsiyet ve  kulluk ile sonuçlanırken, menfi sonuçları hayvansal, bitkisel veya materyalist bir bilinçsizlik ile insan olabilme lütfundan uzaklaşmaktır.  Bunlar içinde akıl, irademizin tetiği gibidir. Aklın hükmettiği eylemin başlangıç noktası olur. İrademizin mermileri bakış açımızdır hayata karşı. Aklın mahiyetine delalet eder. İrademizin silahı ise bilgilerimizdir. Neye, neden, nasıl ateş edeceğimizi belirler. Tüm anlattıklarımızın hepsi yani ruh, nefis, beden, irade, bilinç hepsi nihayetinde tek bir nefstir. Bu nefs, bilinen anlamdaki kötülüğe meyilli nefiste dahil hepsinin bütünüdür. “Sizi tek bir nefsten ve ondanda eşini yaratan..”(Nisa 1) ayetinin sırrına götüren, ‘Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim’ diyen Resullullahın işaret ettiği nihai bütündür nefs. Peki Yaratan, yarattığını başıboş bırakır mı? Yaratan yarattığının sahibi değil midir? Biz insanlar, benim evladım, benim evim, benim aklım, benim ruhum vs. diyoruz sahiplenerek üzerlerinde tasarruf ediyoruz da Hepsinin sahibi olan Allah benim kulum demez mi? Diyor elbet. Dediğini de lütfuyla, rahmeti ve mağfireti ile esması ile tasarruf ediyor. Yani sözün kısası dostlar. O’ndan gayrı, bilgisi ve müdahalesi dışında hiçbir şey olmuyor. Olamaz. Peki yaratılış amacı ve fıtrat dedik ya, tesadüfi olarak cereyan edebilir mi O’nsuz? İnsan Allah’a tesadüfen varır mı? Varamaz. İnsanın fıtratına ve sünnetullaha uygun ve denk gelmesi lazım gelir bunun için. Uygun ve denk gelmek, Allah’ın yaratışına senin iradeni ulaştırmaya çabalamandır. Bu çabaya takva yani sorumluluk bilinci denilirken, Allah’ın senin hayrına daimi müdahalesi, lütfu ve hikmetindendir. İnsanın takva derecatına münhasıran Allah olayları, kişileri, düşünceleri vb. tevafuk ettirir, uygun ve denk getirir. Cahil, anlayamadığından tesadüf der buna. Anlayamadığı ve ancak kaos neticesi, kontrolsüz ve müdahalesiz oldu zan eder. Hayatın bağlantılarını tesadüf diye bağlamaya çalışır. Sonunda da tıkanır kalır. Tevafuk olarak düşünen ise, Allah’ın hikmetlerine teslim olur ve ömrünü görünene değil arkasındaki görünmeyene adar. Sen elmayı sevmesen de elmanın seni sevmesi ve sana faydalı olması da bundandır. Dünyanın bir ucundakinin yüreğinden yaptığı duanın sana ulaşması da bundandır.

İnsan hayatında kaynak bilgilerinin eksik, hatalı veya yanlış olmasından bazen gelgitler yaşar. Nefisi, ruhu, bedeni, aklı ve duyguları birbirine karışır ve kararsızlıklar yaşar. Bir an düşünüp hissettiğini başka bir an yalanlarcasına farklı düşünür. İllallah bilinci, ucundan kenarından sirayet etmişse nefsine daha iyi. Velev ki etmemiş olsun yine de Rahman müdahil olur yarattığının bu keşmekeşten kurtulmasına. Nefisi, ruhu, bedeni, aklı ve duyguları birbirine karışmış kuluna, doru yer, doğru zaman, doğru durum yaratarak insanı bulunduğu karışıklıktan bir vesileyi hikmeti ile yaratıp koyar önüne, çıkartır karanlıktan. Vesileler,kah insan, kah eşya, kah düşünce, kah gaybi bir yaratılmış olur. Sonunda iki şey birbirine denk ve uygun gelir. Denk ve uygun gelen yani tevafuk, akleden kalbi Bir’e götürür. Bir olan ise Allah’tır. İnsanda karışıklık ve kararsızlık olmasa da tevafuk olur. Bu da ancak yine Rabbimizdendir. Allah Rahiym’dir.

Her şeyin sahibi Allah, hikmeti ile gören gözlere ve görmeyenlere dahi uygun ve denk getirdiğinde tevafuk ettirir. Tevafuk Allah ilminde lütuf, kul gözünde nimettir. Bilgimizin acizliğinden Allah sığınırız.     

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !