Yazı

ZÜLKARNEYN MESELİ:

Ey din kardeşlerim. Lütfen yazımızın uzunluğuna bakıp okumamazlık etmeyin. Biz sadece buz dağının görünen yüzünden biraz bahsettik. Dağın altını zaten sizler ferasetinizle görürsünüz.

 Bahsetmek istediğimiz ayetlere geçmeden evvel bazı tanımlamaları yapmak isteriz.

DARB-I MESEL Dâr-ı İslâmla dâr-ı harp arasında olan sınır ve hududu belli olan misal.( Ö. Nasuhî Bilmen, Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fık­hiyye Kamûsu’nda Darü’l-İslâm ve Darü’l-Harb’i şöyle tarif eder:

“Darü’l-İslâm, Müslümanların hâkimiyeti altında bulunup Müslümanların emin ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha(karşılıklı anlaşma ve barış) ve muvadaa(düşmanlığı bırakıp barışma) bulunmayan gayr-i müslimlerin hâkimiyeti altında bulunan yer de Darü’l­ Harb’tir.”

İmam-ı Azam’a göre “Darü’l-İslâm”ın “Darü’l-Harb”e inkılâp edebilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır. Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar, “Darü’l-İslâm"dır. “Darü’l­Harb” değildir.

1-İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edilecek. Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmediği, meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara “Darü’l-Harb” denemez.

2-O diyar “Darü’l-Harb”e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hudutlarından herhangi bir tarafı “Darü’l-İslâm”la muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar “Darü’l-Harb” olamaz. Çünkü İmam-ı A’zam’a göre “Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağlup sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadı, içtimaî, siyasî, ticarî ve an’anevî ilişkilerini devam ettirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.”

3- İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal güvenlikleri mevcut olan Müslümanların veya zımmîlerin (gayr-i müslim azınlıkların) bu güvenlikleri bir kafir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak.

Bu üçüncü şart, ancak, bir İslâm beldesinin kafirlerin istilâsına uğrama­sı halinde geçerlidir.

Mesel kelimesi lugatta benzer, nazir, delil, hüccet, bir şeyin sıfatı, halk arasında kabul görüp yayılmış ve meşhur olan sözlerdir. Bunlara Türkçe'de atasözü, söylenmesine de darb-ı mesel adı verilir. Kur'ân-ı Kerim'de bir çok meseller vardır. Bunlardan bazıları, övmek veya kınamak için getirildiği gibi, sevap ve cezanın önemini yüceltmek, tahkir etmek için de olabilir. İşte buna göre darb-ı mesel: "Herhangi bir misali yerinde kullanmak ve tatbik etmek" şeklinde tarif edilebilir. Nitekim Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'deki ilâhi hakikatları ve güzel hikmetleri insanların kolayca anlamaları için çeşitli meseller getirir.

Kur'ân-ı Kerim'in anlatım ve tebliğ metodlarından biri misal getirmektir. Bazı insanlar, yalın sözü anlayamaz. Yalın söz doğruyu en iyi ifade eden bir anlatım şekli olduğu halde, insanların bilgisizliği ve söze delil istemeleri sebebiyle bazen onlara misaller getirilir. Bu misaller, Allah'dan başka dostlar, yardımcılar, ilâhlar, hâkimler edinenlere bir meydan okuma havası taşır. Misal, sözü geç anlayana, yalın sözden kaçana, hakkı görünce yüzünü asana verilir ki onun anlatması kolaylaşsın da imân edenlerin karşısına imansızlık ve inkâr anti tezi ile çıkmasın.

Kur'ân'ın getirdiği misaller, dış dünya ile ilgili olup, bunlar duyu organları ile kavranan ve insanların içinde bulundukları sosyal hayattan alınan misallerdir. Bizzat insanların kendi kendilerine misalleri gibidir. (ez-Zümer süresi, 39/27) âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki biz Kur'ân'da insanlara her misali getirdik, ola ki düşünür ve öğüt alırlar." Diğer bir âyette de yüce Allah bu mesellerin getiriliş gayesini daha açık ifadelerle anlatarak; "Biz böylece onları insanlar için misaller getiririz, umulur ki, onlar düşünürler" (el-Haşr, 59/21) beyan buyurmakta ve verilen misaller üzerinde insanları düşünmeye davet etmektedir.

İşte insan zihninin de mimarı olan Yüce Allah, onun yapısını en iyi şekilde bildiği için,sapıklık ve dalâlet bataklığında olan insanlar belki düşünür de ibret alırlar diye bu misalleri getirdiğini, hatta bir sivrisineği veya ondan da küçük bir şeyi bile misal getirmekten haya etmesinin söz konusu olmayacağını açıklamıştır. (el-Bakara, 2/26) Çünkü bazen sahifeler dolusu izah ve açıklama birkaç kelimelik bir darb-ı mesel ile ifade edilebildiği gibi, bir kaç kelime veya benzetme, muhatabın zihninde uzun uzun açıklamalardan daha derin iz bırakabilir. Nitekim, bugün insanoğlu kendi eliyle yaptığı bilgisayar veya bir uçağa hayran kalmaktadır. Fakat hayranı olduğu bilgisayar, bir beyin hücresinin yanında bile oldukça iptidâi ve kaba olduğu gibi; en son sistemlerle donatılmış, idrakten mahrum mekanik bir uçak da küçük bir sivrisineğin akıllara durgunluk veren yapısı karşısında sözü bile edilemeyecek kadar basit kalır. İşte Allah Teâlâ böyle misaller vererek, insanların taklitçiye değil; eşyanın ve bütün bu muazzam kâinatın yaratıcısı, plânlayıcısı, sahibi olan kendisini gerçek Rab tanımaları için düşünmeye sevk etmektedir.

Bir misal getirilirken, umumiyetle bu misal sağduyuya ve tutarlı düşünceye uygun olduğunda, doğru veya gerçek bilgi elde edilebilir. Aksi taktirde, ters yöndeki bir zihnî faaliyet, bu gerçek bilgiden uzaklaşmaya vesîle teşkil eder ve büyük yanılgıya sebep olur. Nitekim Yüce Allah böyle bir duruma işaret ederek, şöyle buyurmaktadır: "Dikkat et, sana nasıl da misaller veriyorlar da bu yüzden sapıttılar. Artık bir yolda bulamayacaklar." Onlar "Biz kemik ve ufalanmış toz haline geldiğimiz zaman, biz mi yepyeni bir yaratık olarak dirilip kaldırılacağız? dediler. De ki, İster taş olun, ister demir, ister gönlünüzde büyüyen (aklınıza tuhaf gelen) her hangi bir yaratık olun (Allah sizi mutlaka diriltecektir). "Bizi kim tekrar hayata döndürebilir?"diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratan (diriltecek)..." "Sana alaylı alaylı başlarını sallayacaklar ve "Ne zaman o?" diyecekler. De ki: "Yakın olması umulur" (el-İsrâ, 17/48-52)

Materyalist bir düşünce ile, insanın öldükten sonra dirilmesini imkânsız gören; dünyevî tecrübesinden çıkardığı bir sonuç ile, toz ve kemik yığınından ibaret gördüğü ölüm sonrası halini inkâr eden kişiye Allah Teâlâ, ilk yaratılışın daha zor olduğu halde; kendisine bunun bile zor gelmediğini hatırlatmaktadır. Böylece muhataba, yani inkârcıya ikna edici aklî bir cevap vermektedir.

İşte Kur'ân'daki darb-ı meseller bu tür hakikatleri, insanların anlayabileceği seviyede açıklayarak hem aklî, hem de ikna edici bir şekilde anlatmaktadır.

Zülkarneyn Meseli:

Zü-l karn eyn: Zü= sahip, karn=boynuz, eyn= arapça'da  çift olma durumunu ifade eden ek. Eklendiği kelimeye ikili, çift anlamını katar. örneğin bahreyn; bahr: deniz eyn bahreyn iki deniz bölge iki denizin arasında kalmış bir bölgedir anı zamanda.

Zülkarneyn burda, hadiste Hıdr diye isimlendirilen, sıfatlandırılan o kişi gibi sıfatıyla öne çıkarılan biri. Adı yok. Karn; boynuz anlamına gelir. Birden fazla anlamı olan bir kelime. Çağ anlamına gelir, zaman anlamına gelir, medeniyet anlamına gelir, uygarlık anlamına gelir. Yani anlam alanı çok geniş bir kelime.

Zülkarneyn; iki boynuzlu anlamına gelebileceği gibi. Ki bu iki boynuzlu anlamının tefsir edebiyatımız tarafından öne çıkarılması birazda bu hadisenin ne Kur’an da ne de sünnette hiçbir atıf olmamasına rağmen büyük İskender ile ilişkilendirilmesi dolayısıyladır. Mevcut, şu anda ele geçmiş sikkelerden yola çıkarak büyük İskender’in çift boynuzlu bir taç, bir miğfer kullandığını biliyoruz. Ama asıl biz burada iki medeniyetli, iki boyutlu ya da iki zamanlı birinden söz edildiğini görüyoruz.

Bunun ismi yok, bu bunun vasfı, niteliği, işlevi yani. Onun için yine ismi verilmeyen, niteliğine dikkat çekilen bir meselle karşı karşıyayız. Bu surede(Kehf suresi) anlatılan tüm mesellerin eşyanın çift boyutlu hakikatine atıf olduğu düşünülürse iki ayrı medeniyetin sahibi olarak nitelendirilmesi mümkündür. Doğu ve batı. Zaten birazdan doğunun en sonuna ve batının en sonuna gittiği nakledilecektir. Ya da iki çağın, iki devrin adamından, hatta iki güç; ilim ve iktidar, hikmet ve iktidar sahibi. Bilgi ve iktidar sahibi. Güç ve hikmet sahibi birinden söz edildiğini de anlayabiliriz Zülkarneyn kalıbından yola çıkarak. Yani iki boyutlu hakikatin sahibi.

Araplar tarafından bilinen çok eski çağlarda yaşamış bir cihangir olabilir. Fakat zaman içerisinde menkıbevi bir kişilik kazanmıştır mutlaka. Büyük iskender ya da Himyer krallarından biri olma ihtimali gündeme getirilmiş tefsirlerimizde ve bir çok spekülasyon yapılmışsa da ne Kur’an da ne de sünnette bunlara bir atıf yoktur. Ve bu ikisi de üstelik tarihle sabit bir hakikattir, putperest imparatorlardır, cihangirlerdir, krallardır.

Bunun bir mesel olduğu bizce açık. Yani iktidar ile hikmet arasında ki irtibatı kurmamızı bize öğütleyen bir mesel. Sembolize ettiği gerçek şudur; Eğer güç ile hikmet birleşirse o zaman ulaşılmak istenen meşru her gayeye ulaşılabilir, vermek istediği şey budur. Nitekim burada Zülkarneyn meseli anlatılırken de bu gerçek adım adım izlenecektir.

Şimdi günümüz yada çağımız itibari ile bu meseli  ayetlere atıf ile kelime anlamlarını da vererek güncelleştirelim:

18/KEHF SURESİ/83: Ve yes’elûneke an zîl karneyn(karneyni), kul se etlû aleykum minhu zikrâ(zikren).

1.            ve yes'elûne-ke               : ve sana sorarlar

2.            an zi el karneyni               : Zülkarneyn'den (iki karn sahibi)

3.            kul          : de, söyle

4.            se etlû  : tilâvet edeceğim, okuyacağım

5.            aleykum              : size

6.            min-hu : ondan

7.            zikren   : zikir, hatırlatma, kıssa, konu, bahis

Ve sana Zülkarneyn’den sorarlar. Deki: Size ondan güzelce ve yöntemince bahsedeceğim.

Zülkarneyn sıfatlı olan kişi/kişiler/zihinler/anlayışı Rasulullah zamanında, Ehl-i kitap diye tanımlanan Yahudiler sormuşlardı. Hoş hala daha soruyorlardır mutlaka. Nuzül sebebi buydu ayetlerin. Eski ahitte uzun uzun anlatılmıştı bu sıfat. Mekke halkını oluşturan cahiliye toplumunda çeşitli dini guruplara mensup insanlar bulunmaktaydı. Zülkarneyn hakkında bilgisi olan bu insanlardan bir grubu; Tevrat'ta yer alan metinler vasıtasıyla bilgi sahibi olan Yahudilerdir. Bir diğer gurup ise, Eski Ahit olarak niteledikleri Tevrat'ı, kendi kutsal kitapları İncil yanında dini metin olarak kabul edip okuyan Hıristiyanlardır. Bunların yanı sıra Kur'an tarafından "Ehl-i Kitap" olarak adlandırılan, Yahudi ve Hıristiyanlarla sosyal ilişkileri esnasındaki bilgi iletişimleri ile ve cahiliyye dönemi hikâye-efsane anlatıcıları olan "Kassas"ların ticaret yollarından edindikleri rivayetler yoluyla, kıt ve zannî manada da olsa kültürel olarak bilgi sahibi olan müşrik Araplar vardır. Eğer Zülkarneyn hakkında soru soranlar arasına, Müslümanlar da dâhil edilecek olsa bile Müslümanların da Zülkarneyn hakkında bilgilerinin kaynağı ya müşrik Arap toplum hafızası ya da Ehl-i Kitap olması gerekmektedir.

Kur'an'ı kerim'de geçen "karn" boynuz kelimesi ile benzer kullanımlar Tevrat'ın, Daniel kitabının çeşitli bab'larında yer almaktadır. Şimdi bu örnekleri inceleyelim: "Gözlerimi kaldırıp bakınca kanal kıyısında duran bir koç gördüm; iki uzun boynuzu vardı. Boynuzlardan daha geç çıkanı öbüründen daha uzundu…Koçun batıya, kuzeye, güneye doğru boynuz attığını gördüm… Güç ve öfkeyle, kanalın yanında durduğunu gördüğüm iki boynuzlu koça doğru koştu… Teke çok güçlendi, ama en güçlü olduğu sırada büyük boynuzu kırıldı. Kırılan boynuzun yerine, göğün dört rüzgârına doğru çarpıcı dört boynuz çıktı. Bu boynuzların birinden başka bir küçük boynuz çıktı; güneye, doğuya ve Güzel Ülke'ye doğru yayılarak çok güçlendi…"Tevrat/Daniel8/3-9. Tevrat'ta yer alan boynuz kelimeleri ile alakalı anlatımlarda boynuzun şekilsel anlatımından ziyade onun bir güç simgesi olarak ifade edildiğini görmekteyiz.

Şimdi günümüzdeki Zülkarneyn kimdir/kimlerdir? Yani ilim ve hikmetli iktidar sahibi kişi/kişiler/zümre/grup/parti? kimdir? Yaratılışın temel nedeninin kimin daha iyi kulluk edeceğinin anlaşılacağı hak ile batılın savaşı olduğunu ve bunun günümüzde devam ettiğini düşünün. Yahudilik ve Hristiyanlığın yoldan çıkmış ve sapıtmış misyonlarını, putperestlikleri devam eden milletleri ve münafıklığın kol gezdiği Müslümanları düşünerek, hatta bunları ülkeler penceresinden de ele alarak düşünün. İslamın bayraktarlığını yapanların karşısında buna zulüm ile, terör ile, sömürgecilikle direnenleri ve onların piyonlarını düşünün. Teknoloji ve “batılılığı” aktif kullanarak şeytani düşüncelerini karmaşık ve yanıltıcı aktararak insanları kandıranları düşünün. İslamı öğrenip sonra nefislerine zulm ederek eğip bükenleri düşünün. Kuzu postundaki kurtları düşünün. Ateşle oynayanları ve onlara maşa olanları düşünün.  Hatta neye ve kime hizmet ettiğini dahi kavrayamayan cahil önderleri ve ona tabi olan insanları düşünün.  Evet hak ve batıl yaratılışın iki kutbu. Kıyamete kadar devam edecek bir savaşın tarafları. Sonra, Sonra sağduyu ve yüreğinizle karar verin . Tarafınız ne? 

18/KEHF SURESİ/84: İnnâ mekkennâ lehu fîl ardı ve âteynâhu min kulli şey’in sebebâ(sebeben).

1.            innâ       : muhakkak biz

2.            mekkennâ          : sağlam yerleştirdik, kuvvetlendirdik, destekledik

3.            lehu       : ona, onu

4.            fî el ardı               : yeryüzünde

5.            ve âteynâ-hu    : ve ona verdik

6.            min kulli şey'in  : herşeyden

7.            sebeben             : sebep, vesile

Muhakkak ki biz onu yeryüzünde destekledik ve ona her şeyden sebep verdik. Onun iktidarı için yeryüzünde uygun bir zemin hazırladık  ve ona eşyanın yasalarıyla uyumlu araçların bilgisini bahşettik. Zülkarneyn yeryüzünde iktidar ve ilim sahibidir.

Bu meali güncel anlayışımızdaki kelimelerle şerh etmeye çalışalım inşallah.

Muhakkak ki biz onu yeryüzünde destekledik: Bu cümle bizi, SubhanAllah, Elhamdulillah, Allahuekber tesbihatlarının, Esma-ül Hüsna’nın, yaratılanlara verilmiş irade ve ifade yeteneklerinin Cüzünde ve kül ünde (içinde ve üzerinde), öncesinde, anında ve sonrasında biiznillah tecellisinin olacağına ve Rahman’ın ilahi kaderinin gerçekleşmesinden başka bir yol olmadığına açık bir işaret değil midir? Her türlü eksiklikten münezzeh, Hamdin esas sahibi ve eşsiz,tek,biricik olan Allah diyor ki, biz onu destekledik. Nerede? Tabi ki imtihan dünyasında. Rabbimizin biz demesi de melekler, cinler ve diğer güçleri de kastederek bil fiil yaşananlara ilim, bilim, her türlü pozitif bilim, irfan, hikmet ve birçok sıratel müstakim yolu ile de destekledik, hayata geçirdik manasını da içeriyor. Hani Allah’ın işine akıl sır erdiremezsiniz muhtevasından.   

Ve ona her şeyden sebep verdik: hepimiz biliriz ki sonuçlar her zaman sebeplere göredir. Hangi sebepleri takip ederseniz eşyanın hakikati ve tabiatı gereği o sonuca ulaşırsınız. Her şeyden sebep vermek işte tam da budur. Yani sonuçların götürdüğü yerlerle birlikte hangi sebeplerin nasıl tabi olunupta hangi sonuçlara götüreceğininde bilinmesidir aslında. İster buna ileri görüşlülük deyin fark etmez. Çünkü Sünnetullahında hiçbir değişiklik asla olmayan Allah, yarattığına bir kader(ölçü) biçen Allah, İnsana fıtratını veren Allah, Sünnetullaha ve fıtratına uygun davranan insanın sonucunun dosdoğru yol olduğunu da beyan eder. İşte dostlar, Allah’ın sünnetine, kurallarına ve tecellisine teslim olan islam üzere olan kişi/kişiler her şeyden bir sebep verilmiş olandır.

Onun iktidarı için yeryüzünde uygun bir zemin hazırladık: Zaman, mekan, tekamül, insanlar, yaşamın tüm aşamaları, olaylar, hak ve batılın algılanması, davranış ve zihniyetler hülasa dünya hayatı Zülkarneyn için hazır ve devamlıdır. İç içe girmiş gözüken, en küçük hak ve batıl olaylarından tutunda en bariz olanlara kadar, kalplerinde başka dillerinde başka olanlara kadar, kulaklarında gözlerinde ve kalplerinde mühür olanlardan bu mühürlerden azade olanlara kadar her şey tüm yönleri ile Allah’ın ilahi kaderinde hazır ve nazır demek değil midir?

Ve ona eşyanın yasalarıyla uyumlu araçların bilgisini bahşettik: Herhangi bir şeyi doğru ve devamlı bir kullanıma tabi etmek için o şeyin kurallarına, yaratılış amacına, kullanım alanlarına ve faydalarına uygun hareket etmek gereklidir. Ahseni takvim olabilecek seviyede donatılarak yaratılmış bir insanı, nasıl ki doğru yetiştirmez isek ve o hayvandan daha aşağı davranışlar sergilerse, binaların sağlamlığı için kullandığımız demirden faydalanırken aynı demirden ürettiğimiz silahlar insanları öldürürse, herhangi bir bitki bir hastalığa şifa iken aynı bitki şeytani kullanımlarla zehir olursa, vahşi bir hayvan kendi  doğasında henüz keşfedemediğimiz kadar çok işte rol alıp ilahi dengede yer alırken aynı hayvan yok edilir yada yanlış yönlendirilirse büyük ve zararlı sonuçlara yol açabiliyorsa işte eşyanın yasalarıyla uyum bilgisi de herşeyi yerinde kullanmak ve doğru kullanmak demek olsa gerektir.

Zülkarneyn yeryüzünde iktidar ve ilim sahibidir: Yukarıda açıklamaya çalıştığımız ve daha nice ilim ve bunları kullanabilecek alt ve üst yapıya sahip yetenek, çalışma ve gücün Zülkarneyne verilmiş olmasıdır. Zülkarneynin iktidar ve ilim sahibi olması, tüm bu durumlara vakıf ve dirayetli olması eğer tek başına olmuş olsa ancak bir peygamberin sıfatları olabilirdi. Ancak biz kesin bir bilgi ile biliyoruz ki Resullulahtan sonra bir peygamber yoktur. O halde Zülkarneyn  tıpkı diğer darbı mesellerde olduğu gibi hakkın, iyiliğin , doğrunun müsebbibi olan tarafta duranların sıfatları olsa gerektir. Peygamberleri Allah seçer ve yetiştirir. Zülkarneyn gibi olanlar Allah’ın dilemesi ile kendileri irade ve ifade eder. Onlar Allah’ın Müslim dediği, kendilerinin de biz Müslümanlardanız diyenlerdir. Ancak böyle iktidar ve ilim sahibi olunup ta daha sonradan sapıtmaktan ve yoldan çıkmaktan Allah tarafından engellenebilirler. Yoksa şeytan onları nefisleri ile başbaşa bulduğu her an vesveseye devam eder. Zülkarneynin iktidar ve ilmi, Hak yolunda  akıl, davranış ve bilgidir.   

18/KEHF SURESİ/85: Fe etbea sebebâ(sebeben).

1.            fe etbea              : böylece tâbî oldu

2.            sebeben             : sebep, vesile

Oda böylece bir sebebe tabi oldu.

O da kendisini (amacına) ulaştıracak bir araca başvurdu. Bir sebebi takip etti. unutmayın! Zülkarneyn ilim ve hikmet sahibidir. Seçtiği yol, her şerde hayır vardır bilmezsiniz ayetine de uyar, kafirlerin hatta halkında önceleri anlayamayacağı bazı tavır ve davranışları da içererek Allah sabredenlerle beraberdir ayetine de. Sebep sonuç ilişkilerini iyi kurar ve bütünsel bir yaklaşımı vardır. Maddi ve manevi sebeplere doğru sarılır.

18/KEHF SURESİ/86: Hattâ izâ belega magribeş şemsi vecedehâ tagrubu fî aynin hamietin ve vecede indehâ kavmen, kulnâ yâ zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim husnâ(husnen).

1.            hattâ izâ              : olduğu zaman

2.            belega  : erişti, ulaştı

3.            magribe eş şemsi            : güneşin battığı yer

4.            vecede-hâ          : onu buldu

5.            tagrubu               : grup ediyor, batıyor

6.            fî aynin : pınar içinde, pınarda

7.            hamietin             : bulanık, çamurlu

8.            ve vecede          : ve buldu

9.            inde-hâ                : onun yanında

10.          kavmen               : bir kavim, topluluk

11.          kulnâ     : biz dedik

12.          yâ ze el karneyni             : ey Zülkarneyn

13.          immâ    : ya, veya

14.          en tuazzibe        : senin azaba uğratman

15.          ve immâ              : ve ya, veya

16.          en tettehıze      : senin edinmen, ittihaz etmen

17.          fî-him    : onların içinde, onlar hakkında, onlara karşı

18.          husnen                : güzellikle, iyilikle, güzel davranışla

Güneşin battığı yere ulaştığı zaman, onu, yanında bir topluluk bulunan bulanık, çamurlu bir pınarın içinde  batarken buldu. Biz dedik ki: Ey Zülkarneyn, onlara karşı ya/ve/veya azabı ya/ve/veya güzelliği benimse.

Güneşin battığı yer, üzerinde açıklama yapılması gereken bir tanım. Öncelikle güneşin Kur’anı Kerimde hangi manalara geldiğine bakmak gerekir. Birincisi güneşin görünen anlamı yani güneşliği. Güneş ışınlarının dünya üzerine etkilerini anlatmaya gerek bile yok. Gündüzün göstergesi güneş. Aydınlığın. Zamanı onunla belirliyoruz. Yusuf’un (as) rüyasındaki güneş, babası Yakup (as) simge ediyordu. Hepimiz biliriz ki güneş doğudan doğar ve batıdan batar. Aslında güneş batıp doğmuyor. Dünyanın dönüşü ile batıp doğuyor. Dünya batıdan doğuya doğru dönüyor. O halde güneşin gurub ettiği (Güneşin gözerimi altına inmesi) madden batması olarak anlaşılacağı gibi, aydınlığın ve onun ötesinde bilginin üzerinin örtülmesi, üstünün sarılması, bilindiği halde hakikatin gizlenmesi manalarına dahi götürebiliriz. Bize göre iki manayı birlikte kullanmak, poloriteye uygun olacaktır. Yani güneşin battığı yerde hakikatin gizlendiği manasını verebiliriz. Çünkü ayetin devamında bulanık, çamurlu bir pınardan bahsediliyor. Hakikatin kirletildiği, onur ve haysiyeti, insanlık ve fazileti, izzeti nefsi kaybolmuş kısaca hamiyetsiz kara balçığa benzer bir su. (Bu günlerde batıdan bir toplumun içinden yetiştirilmiş, katliam yapmaya muktedir bir paralı asker gurubunun kendilerine ‘black water’ siyah su demesi de yarın bir gün onlar için trajik bizler için komik bir hal alacaktır)  Ve orada bulunan bir topluluk. İlim verilmiş olduğu(kainat, insan veya Kur’an ile ilgili ilim olabilir) halde dünyevi çıkarları nimet edinmiş etmiş bedbaht insanların olduğu, aslı tertemiz olan bir pınarın kara balçığa bulandırıldığı bir durumdan ve insanlardan bahsediliyor diye düşünüyoruz. Allahu alem. Günümüzün bu haldeki topluluğu kimdir? Kim Rahman’dan dua edip isteyipte, O’nun nimetlendirdiği halde nefsine zulm ediyor, nefsini Allah’tan satın alacakken şeytana satıyor? Kim bu riyakar münafıklık yapanlar? Hatta kim Meryem oğlu İsa’ya peygamberlikten öte ilahlık vasfederek sapıtanlar? Ya da Kim Allah’ı sadece kendilerine Rab sayanlar, yoldan çıkmışlar?  E bunu da siz söyleyin. Neresinden bakarsanız bakın temiz suyu kara balçığa çevirmiş akılsızlar tipolojisini görürsünüz.  

Ayetin devamında, İlim ve hikmet sahibi Zülkarneyn, o topluluğun içinden kendisine verilmiş ilim ve hikmetle bazısını cezalandıracak ve bazısına da güzellikle davranacak. Çünkü o topluluk içerisinde çamura bulaşmamış yada bulaştığının farkında olmayan veya bulaştığı halde kurtulmak isteyenler var. Bahsedilen toplum sadece orada fiziken yaşayanlar da değil elbet. Aynı şeytani zıhniyete aktif veya pasif destek olanların tümüne topluluk deniliyor. Zülkarneyn bunları ilim ve hikmet ile ayırdı, ayırıyor ve ayıracak. İlim ve hikmet kelimelerini günümüz kelime, anlayış ve gereklilikleri ile meallendirirsek görürüz ki; Allah’ın kitabının ışığında ve Resulullahın yaşamı esas alınarak, demokrasi içinde, insan haklarına uygun, hak ve batılı gözeterek, teknolojiden faydalanarak, hukuk içerisinde, adil bir şekilde, her zümrenin sözlerini dinleyerek, delillere dayanan bir anlayışla ve eleştirilere maruz kalsa da haktan vazgeçmeyerek davranmak olarak belirtmemizde bir sakınca yoktur. Tevafuka bakın ki, bugünlerde yaşadıklarımız bizi bu konuda dikkate daha fazla yönlendiriyor.!

Sabır ile izleyelim neler olacak. Zaten işin aslına vakıf olanlar yaşananlara şükretmeye çoktan başladılar. Onlar bu kara balçığın nelere sebep olacağını görebilen ve bunun için canlarını feda eden ve edebilecek samimi Müslümanlardır.

18/KEHF SURESİ/87:   Kâle emmâ men zaleme fe sevfe nuazzibuhu summe yuraddu ilâ rabbihî fe yuazzibuhu azâben nukrâ(nukren).

1.            kâle       : dedi

2.            emmâ   : amma, lâkin, fakat

3.            men zaleme      : kim zulmederse

4.            fe sevfe nuazzibu-hu    : o taktirde ona azap edeceğiz

5.            summe                : sonra

6.            yureddu              : reddedilir, geri gönderilir

7.            ilâ rabbi-hî          : Rabbine

8.            fe yuazzibu-hu : o zaman onu azaplandırır

9.            azâben : bir azap (ile)

10.          nukren : dehşetli, çok şiddetli

Zülkarneyn dedi ki: Amma kim zulm ederse o takdirde ona azap edeceğiz sonra rabbine geri gönderilir ve azaplandırılır da O’nun azabı çok şiddetlidir.

Anlaşılan odur ki Zülkarneyn, o kişilere sadakat, hakikat ve adalet çerçevesinde hükmedecek ancak özellikle başkalarına fiili ve mana ile zulmedenler cezalandırılacak. Kendilerine de otomatikman zulmeden bu kişilerin bir de hesap gününde verecekleri  ve akıbetlerinin de çok şiddetli bir azap olacağı da yine ayetlerden geniş bir bakış açısı ile bulunabilmektedir. Şimdi sözüne sadık olanlar, hakikate bağlı olanlar ve adaletli davranabilenler düşünsün. Kimdir bugün bu zulmü edenler? Yada kimdir bu zulme karşı çıkanlar? Tüm siyasal görüşlerinizi, öğrenilmişlik ve öğretilmişliklerinizi bir kenara koyun, yapabilirseniz Allah’ın gör dediği yerden yani şerdeki hayırdan, görünenin arkasındaki görünmeyenden ve anlamından öte manasından bakmaya çalışın. Gözünüz ile okuduğunuz satırların arasından tevekkül ile girin ve satırların arkasındaki manaları yaşayın. Bakın ve görün ki büyük resimde savaşın hak ve batıl olduğunu ve sizin de bilerek veya bilmeyerek hangi tarafta olduğunuzu anlayın. Zülkarneyn yanında mısınız yoksa kara balçıktaki topluluğun mu?

18/KEHF SURESİ/88: Ve emmâ men âmene ve amile sâlihan fe lehu cezâenil husnâ ve se nekûlu lehu min emrinâ yusrâ(yusren).

1.            ve emmâ            : ve amma, fakat

2.            men âmene       : kim âmenû olursa

3.            ve amile sâlihan               : ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaptı, amel etti

4.            fe lehu : o zaman onun için, onun

5.            cezâen : karşılık, mükâfat

6.            el husnâ              : güzel

7.            ve se nekûlu      : ve söyleyeceğiz

8.            lehu       : ona

9.            min emri-nâ       : emrimizden

10.          yusren  : kolay olan 

Amma kim iman ederse salih amel işlerse onun için mükafat vardır ve onlara güzel ve emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.

İşte sevgili dostlar. Allahu Tealanın  tövbe edenlere muhteşem vaadi Zülkarneyn in iktidarında takındığı tavır olarak karşımıza çıkıyor. Kim ki hatasından döner ve bir daha aynı hataya düşmemek için çabalar ve bunu kendisine, Rabbine ve etrafına delilleri ile ispat ederse, zülkarneyn o kişiye güzel davranacak ve affedecek. Ancak gerçek sonuç hesap günüdür, diyn günüdür. Ve o gün bizler için gaybidir ve gaybı yalnız Allah bilir. Zülkarneynin görevi iman ettim deyip güzel işler yapmaya çalışanları, görebildiği ölçüde mükafatlandırmak. Asla unutmayınız kalplerde olanı yalnız Allah bilir. Kim samimi kim yalancı diyn gününde görülecektir kuşkusuz.  

Zülkarneyn in görevi kendisine Allah tarafından verilmiş olan ilim ve hikmete uygun davranmaktır. Ki ilerleyen ayetlerde anlatılmaya devam eden meseller de bu çerçevededir.

Yüce Allah zülkarneyn sözü ile tek kelimede bir çok manayı içine gizlemiştir. Bu kelime, kişi, kişiler, topluluk, tasavvur, akıl, eylem, inanç hatta esmaların tecellisi ve fıtrata dahi göndermeler içeren çok anlamlı bir sıfattır.  Sıfatlar ancak varlıklarla ortaya çıkar. Bu nedenle tek başlarına kullanılamaz. Sıfat olarak kullanılan çoğu sözcük bazen bir kavramın karşılığıdır. Örneğin “karn: boynuz”, bir organdır, eyn “iki”, bir sayı ismidir. Ancak bu sözcükler isimlerin özelliklerini bildirecek duruma gelirse sıfat olur. Yani; “Zülkarneyn” cümlesinde “karn” bir organ isminin yerini ve durumunu bildirdiğinden sıfattır. Ya da “iki” sözü; sayısını bildirdiğinden sıfat olmuştur. Dolayısı ile Zülkarneyn, iki boynuz anlamı, daha yukarıda bahsettiğimiz manalara taşıyan  kişi, kişiler, topluluk, tasavvur, akıl, eylem, inanç sahiplerini kapsar.

Zülkarneyn meselinin anlatımının olduğu ayetlerin şimdiye kadar ki bölümünün çağımızda yaşandığını ve çağımıza uygun örneklendiğini düşündüğümüzden açıklayabiliyoruz. Ayetlerin devam kısmı yaşamaya başlanmış veya başlanmamış olabilir. Devam eden ayetleri şöyle olacak böyle olacak diye yorumlamaya çalışmak bizim işimiz değildir. Hele ki gaybden haber vereceğini söylemek cehennemin dibini boylamak olacaktır. Yalnız şunu söyleyebiliriz. Allahın sünnetullahında bir değişiklik olmaz. Olması gereken olacaktır. Eşya yaratılış amacına uygun hareket edecektir. Amacımız sizlere misyonu hatırlatmak ve vizyon verebilmektir.

Konu üzerinde tefekkür etmek isteyenler için mealen kalan ayetleri ilmimiz ölçüsünde vereceğiz. Bundan sonraki ayetleri her okuyanın ilmi, duyarlılığı ve idrakine bırakıyoruz. Lakin bilimesi gereken şudur ki Her şeyin bir şehadeti( görünen, algılanan ve yaşanan) yönü olduğu gibi birde gaybi (algılanamayan-ilim sahiplerinin dahi tümüne vakıf olamayacağı- görünmeyen, yalnız Allah’ın idaresinde olabilecek) yönünün de olduğunu hesaba katarak tefekkür etmek gerekir. Hem şehadeti biçimde çift kutupluluk hem de gaybi biçimde akıl erdirememezlilik içerisinde bir teslimiyet ile Allah’a sığınıp güvenerek ele almak gerekir. Davamız alemlerin rabbi Allah’a hamdadır.

18/KEHF SURESİ/89: Summe etbea sebebâ(sebeben).

1.            summe                : sonra

2.            etbea    : tâbî oldu

3.            sebeben             : vesile, sebep

Sonra başka bir sebebe tabi oldu.

18/KEHF SURESİ/90: Hattâ izâ belega matlıaş şemsi vecedehâ tatluu alâ kavmin lem nec’al lehum min dûnihâ sitrâ(sitren).

1.            hattâ izâ              : olduğu zaman

2.            belega  : ulaştı

3.            matlıa eş şemsi  (talaa) : güneşin (tulû ettiği) doğduğu yer

4.            vecede-hâ          : onu buldu

5.            tatluu    : doğuyor

6.            alâ kavmin          : bir kavmin üzerine

7.            lem nec'al           : kılmadık, yapmadık

8.            lehum   : onlar için, onlara

9.            min dûni-hâ       : ondan başka

10.          sitren    : bir örtü, perde

Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onlar için ondan başka bir örtü kılmadığımız bir kavim üzerinde doğuyor buldu.

18/KEHF SURESİ/91: Kezâlike, ve kad ehatnâ bimâ ledeyhi hubrâ(hubran).

1.            kezâlike               : işte böyle

2.            ve kad  : ve oldu, olmuştu

3.            ehatnâ : biz ihata ettik

4.            bimâ      : şeyleri

5.            ledey-hi               : onun yanında, huzurunda

6.            hubren : olayın sebebinden, gerçek durumdan haberdar olan

Onların yaşam tarzı da işte böyleydi; fakat doğrusu Biz, onun sahip olduğu tasavvuru derin bir bilgiyle kuşatmışızdır.

18/KEHF SURESİ/92: Summe etbea sebebâ(sebeben).

1.            summe                : sonra

2.            etbea    : tuttu

3.            sebeben             : bir sebep

Sonra başka bir sebebe tutundu.

18/KEHF SURESİ/93: Hattâ izâ belega beynes seddeyni vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(kavlen).

1.            hattâ izâ              : olduğu zaman

2.            belega  : ulaştı

3.            beyne es seddeyni         : iki seddin arası

4.            vecede : buldu

5.            min dûni-himâ  : o ikisinden başka

6.            kavmen               : bir kavim

7.            lâ yekâdûne yefkahûne               : (neredeyse hiç) anlamayan

8.            kavlen  : söz

İki seddin arasına ulaştığı zaman o ikisinden başka söz anlamayan bir kavim buldu.

Kannatimize göre bu iki sed, orada yaşayanların yaşam biçimi, bakış açısı  veya akıllarının erdiği inanışdır. Ve onlar bu inanışın dışında hiçbir söze değer veremeyecek kadar körleşmişlerdi, muhakemeleri yoktu, saplantılı idiler. Yine polarite açısından bu iki seddin fiziki iki seddi de tarif ettiğini aklımızdan çıkarmayalım.  Fiziki manayı düşünürken sadece şunu bilelim: Yüce Allah sed diyor. Örtü, berzah  gibi kelimeler kullanmıyor. Dolayısı ile bir gizleme veya sınır değil, engel.  Allahu alem.

18/KEHF SURESİ/94: Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden).

1.            kâlû       : dediler

2.            yâ ze el karneyni             : ey Zülkarneyn

3.            inne       : muhakkak

4.            ye'cûce                : yecüc

5.            ve me'cûce        : ve mecüc

6.            mufsidûne         : fesat çıkaranlar

7.            fî el ardı               : yeryüzünde

8.            fe           : bu yüzden, bu sebeple

9.            hel         : mı

10.          nec'alu : biz kılalım, biz yapalım

11.          leke       : sana

12.          harcen  : harç, ücret

13.          alâ          : üzerine, e karşı, karşılık

14.          en tec'ale            : senin yapman

15.          beyne-nâ ve beyne-hum            : onlarla bizim aramız

16.          sedden                : bir set

 Bu sedlerinde takılı kalanlar dediler ki: Ey Zülkarneyn, muhakkak ki (kabul etse de etmese de herkese aşikar ki, farkında ki) Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzünde fesat çıkarıyor. Bu sebeple biz sana bir ücret ödeyelim de onlarla bizim aramıza bir sed yap.

Kanaatimizce Ye’cüc ve Me’cüc, Kur’an daki diğer tipolojiler gibi batıl tipler. Yani anlayış ve akılları haktan yana olmayan, şeytandan, batıldan yana olan yeryüzünde fesat ve bozgunculuk yapan tiplemeler, zihniyetler. Belki de günümüz tabiri ile “üst akıllar”.!

Malum zülkarneyn, ilim ve hikmet sahibi. Bu iki sed arasındakiler, yukarıda belirttiğimiz sıfatları ile zülkarneynden yardım istiyor. Kendileri üzerinde bir fesat ve bozgunculuk olmasın diye. Halbu ki onlar laftan da anlamayan tiplerdi. Varın bu isteklerinin sonuçlarını siz düşünün. Ama Zülkarneyn hikmet sahibi. Devam ayetlerinde onlara da bu hikmet ile yardım ettiğini görüyoruz.

18/KEHF SURESİ/95:     Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayrun fe eînûnî bi kuvvetin ec’al beynekum ve beynehum radmâ(radmen).

1.            kâle       : dedi

2.            mâ mekken-nî  : beni kuvvetlendirdiği (desteklediği) şeyler

3.            fîhi         : onda, hakkında, o konuda

4.            rabbî     : benim Rabbim

5.            hayrun : daha hayırlı

6.            fe           : öyleyse, şimdi

7.            eînû-nî : bana yardım edin

8.            bi kuvvetin         : güçle, kuvvetle

9.            ec'al       : yapayım

10.          beyne-kum ve beyne-hum        : onlarla sizin aranıza

11.          redmen               : çok sağlam engel

Zülkarneyn dedi ki: Rabbimin beni kuvvetlendirdiği şeyler istediğiniz konuda daha hayırlıdır. Öyleyse, gücünüzle bana yardım edin de onlarla aranıza bir sed yapayım.

Anlıyoruz ki iki sed arasındakilerin içlerinden istedikleri başka şeyler var, gizliyorlar ama Zülkarneyn bunun farkında olduğunu belirtiyor. Yine hikmetli davranıyor. Çünkü Ye’cüc ve Me’cüc ün fesatlarının etkisi bu sed yapılmazsa çok daha büyük ve yıkıcı olacak. Yani onların fesatlarının karşısına, bu kendi çıkarlarını düşünenlerin düşüncelerinden haberli olarak ama gereklilik nedeni ile fesatlarının önüne bir sed yapacak. Bu sed ilerleyen ayetlerde anlatıldığı gibi demir ve bakır benzetmeleriyle olacak.

18/KEHF SURESİ/96: Atûnî zuberal hadîdi, hattâ izâ sâvâ beynes sadafeyni kâlenfuhû, hattâ izâ cealehu nâran kâle âtûnî ufrig aleyhi kıtrâ(kıtran).

1.            atû-nî    : bana verin, getirin

2.            zubere el hadîdi               : demir parçaları

3.            hattâ izâ              : oluncaya kadar, olunca

4.            sâvâ       : müsavi, aynı seviye

5.            beyne es sadafeyni        : iki dağın arası

6.            kâle infuhû         : körükleyin dedi

7.            hattâ     : e kadar, oluncaya kadar

8.            izâ ceale-hu       : onu yaptığı zaman

9.            nâren    : ateş (hali)

10.          kâle       : dedi

11.          âtû-nî    : bana verin, getirin

12.          ufrig      : boşaltacağım, dökeceğim

13.          aleyhi    : onun üzerine

14.          kıtren    : erimiş bakır

İki seddin arası aynı seviyeye gelinceye kadar bana demir parçaları getirin. Nâr oluncaya kadar körükleyin. Sonra onun üzerine erimiş bakır dökeceğim.

Bahsedilen iki seddin o kavmin anlayışları olması gibi burada bahsedilen demir ve bakırında görünen anlamları ile birlikte görünmeyen anlamları da vardır. Demiri hadiyd suresinden anlamlandıralım:  ( Hadiyd suresi 25: “Doğrusu biz elçilerimizi hakikatin apaçık delilleri ile göndermiştik. Onlarla birlikte kitabı ve insanlığı adaletle ayakta tutmak için mizanı indirdik. Ve yine içinde hem kahredici bir güç, hem de insanlar için faydalar barındıran demiri inzal ettik. Ki böylece Allah kendisine ve elçilerine gıyapta destek çıkanları seçip ayırsın, bilsin.  Hiç şüpheniz olmasın ki Allah çok güçlüdür ve yücedir.” Özellikle kitap, mizan ve Hadiyd. Vahiy, adalet ve güç. İlim, hikmet ve hüküm üçlüsünü yan yana dizen bu ayetin sureye adını vermiş olması gayet anlamlı) . Bakırı da Se’be suresi 12. Ayetten yorumlayalım: “Süleyman‟ın emrine de rüzgarı amade kıldık. ve ergimiş bakır mebaını onun için akıttık…” Eldeki Kitabı Mukaddes Tevrat nüshalarında da var zaten. Hz. Süleyman’ın o kurduğu muhteşem medeniyette madeni ve özellikle bakır ve bakırdan mamül alaşımları nasıl kullandığını biz ayrıntılarıyla okuyoruz. Allah, Hz.Süleyman’a, bakır madenini bahşetti. Böylece babası Davud’a demiri yumuşatarak savaş malzemeleri yapma sanatını ihsan eden yüce Allah, Süleyman’a da bakır madenini su gibi akıtarak, Davud’dan kalan demircilik sanatının üzerine bakırcılığında eklemesini sağladı. Böylece bakırcılık gelişti, bina dekorasvonları, heykeller, devasa kazan kaplar imal edilmeye başlandı. Muhakkak ki Allah Süleyman’a başka desteklerde veriyordu. O destekler ona tabi olarak şunları yapıyorlardı: Se’be suresi 13 ” Onun (Süleyman) için, mabetler, heykeller, geniş çok büyük  havuzlar ve yerlerinde sâbit kazanlardan ne dilese yaparlardı...”(fe) demir ve (cu) bakır elementleri kullanılacağı gibi, güçlü bir iktidarı simgeleyen demir ve bu iktidarın oluşumunun ve korunmasının kalkanı olan iletken, dayanıklı bakır manalarına da geliyor. Zülkarneyn iki sed arasına yaptıkları ile kendi şahsiyetinin sorumluluk bilincini de bu iki element ile anlatıyor. Allahu alem.

Artık vizyonunuz biraz daha belirginleşmiştir umarız.

18/KEHF SURESİ/97: Femâstâû en yazherûhu ve mâstetâû lehu nakbâ(nakben).

1.            femestâû (fe ma istetaû)            : böylece, artık güçleri yetmez

2.            en yazherû-hu  : ona zahir olmaya (üstün gelmeye), onu aşmaya

3.            ve mestetâû (ma istetaû)           : ve muktedir olamazlar, güçleri yetmez

4.            lehu       : onu

5.            nakben                : delerek

Böylece onu(seddi) delerek ona üstün gelmeye güçleri yetip muktedir olamazlar.

18/KEHF SURESİ/98: Kâle hâzâ rahmetun min rabbî, fe izâ câe va’du rabbî cealehu dekkâe, ve kâne va’du rabbî hakkâ(hakkan).

1.            kâle       : dedi

2.            hâzâ      : bu

3.            rahmetun           : rahmet

4.            min rabbî            : Rabbimden

5.            fe           : öyleyse, o zaman, ama

6.            izâ câe  : geldiği zaman

7.            va'du rabbî         : Rabbimin vaadi

8.            ceale-hu              : onu kılar, yapar

9.            dekkâe : kırıp ufaladı, yerle bir etti

10.          ve kâne               : ve oldu

11.          va'du rabbî         : Rabbimin vaadi

12.          hakkan : hak

(Zülkarneyn) dedi ki: "Bu Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaat ettiği zaman geldiğinde, onu yerle bir edecektir: zira Rabbimin vaadi mutlaka gerçekleşir. Rabbin vaadinin gerçekleşmesi ile ilgili olarak Kur’an da Enbiya Suresi 96.-97. ayetlerde seddin yıkılması şöyle anlatılır:” Nihayet Ye’cuc ve Me’cuc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başlarlar. Ve doğru vaad vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır, "Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!" diyecekler. Yani ye’cüc ve Me’cüc zihniyetlerini üretenler kendi başlarını yiyecekler.

Sevgili dostlar, ayetler anlatılan kişilerin akıbetleri  ve durumları ile devam ediyor. Bizim dikkat çekmeye çalıştığımız paragraf buraya kadar. Bu meselin hayatımız içindeki yerine vakıf olmak gayretimizdir. Paylaşmak görevimiz. Özellikle Kehf suresini baştan sona ve sondan başa ayet, paragraf, konular ve surenin genelini grift bir tasavvur ile  ruhumuza yedire yedire tefekkür etmeye çalışalım. Hz. Musa ile Allah’ın kulu ve mağara ashabı kıssa ve meselleri de ak

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !